Yılın ilk yarısını öngörülen olağanüstülüklerle tamamladık. Bu dönemin en önemli gelişmesi, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı ve askeri operasyonun sonuçları oldu. Yaşananlar yalnızca bölgeyi değil, dünya ekonomisini ve birçok sektörü etkiledi; etkileri de sürüyor. Özellikle enerji, otomotiv, lojistik, yük ve yolcu taşımacılığı, havacılık hizmet ve araçları üretimindeki etkilerin kalıcı sonuçlar doğurması bekleniyor.
Ateşkesin kalıcı hale gelmesi ve barış ortamının oluşturulabilmesi sürecine, yeni enerji ve lojistik hatlarının oluşumu da eşlik edecek. Bu hatlarla birlikte yeni üretim ve tüketim merkezleri ortaya çıkacak, bazı mevcut merkezlerin önemi ise daha da artacak.
Küresel ölçekte üretim ve tüketim, tüm korumacı politikalara rağmen birbirini tamamlayan yapısını koruyacak. Standartlar, alışkanlıklar, kültürel bağlar, siyasi ilişkiler ve ekonomik zorunluluklar nedeniyle ülkeler ve bölgeler arasındaki karşılıklı bağımlılık sürecek. Kimi zaman mesafeler önemini yitirecek, kimi zaman ise yeni ticaret koridorları belirleyici olacak.
Bu yeni dönemde asıl mesele üretmek ya da yük taşımak olmayacak.
Asıl mesele; üretim ve tüketim merkezlerini birbirine bağlayan ağların, altyapıların ve sistemlerin işleyişinde söz sahibi olmak, hatta bunların sahibi olabilmek olacak. Türkiye ve Türk lojistik işletmeleri ile otomotiv, özellikle de ticari taşıt sektörü, bu dönüşümden en fazla etkilenecek kesimlerin başında geliyor. Çünkü ortaya çıkacak yeni ticaret ve lojistik düzeni, Türkiye’nin farklı bölgelerini uluslar arası ve ulusal anlamda yeni bağlantı merkezleri haline getirme potansiyeli taşıyor.
Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin önünde iki farklı yol bulunuyor.
Birinci yol, yeni oluşan ticaret koridorlarının üzerinde bir geçiş ülkesi olmak.
Bu durumda ülke ekonomisi belirli ölçüde fayda sağlayacaktır. Ancak oluşan katma değerin önemli bölümü, üretim ve dağıtım ağlarının kurallarını belirleyen ve yöneten aktörlere gidecektir. Biz, sürücü vizeleri, geçiş belgesi kotaları ve benzeri kısıtlamalarla mücadele etmeye, giderek taşeronlaşmaya, devam mı edeceğiz, geçilen köprü, koridor mu olacağız.
İkinci yol ise üretim, lojistik ve hizmet ağlarının tasarlanmasında söz sahibi olmak; sermaye, teknoloji ve insan kaynağını biraraya getirerek karar alma ve yön belirleme merkezleri oluşturabilmektir. Peki Türk şirketlerinin yalnızca taşıma yapan, üretim yapan veya aracılık eden kuruluşlar olmaktan çıkıp küresel ölçekte karar veren oyuncular haline gelmesini sağlanabilir. Türkiye merkezli kişi ve kurumlar; sahipliğini, yönetimini ve gelişim yönünü belirledikleri üretim, dağıtım ve hizmet ağlarının sahibi olabilirler mi?
Yada iş bölümü içindeki yerimiz ne olur?
Bu soruların cevabı yalnızca devlet politikalarına ya da girişimcilerin çabalarına bağlı değil. Cevap; yatırım yapan, risk alan, teknoloji geliştiren ve uluslararası ölçekte büyümeyi hedefleyen şirketlerin başarısında, kamu ile özel sektör ve kamuoyu oluşturucular arasındaki iş birliği ve güvende.
Nasıl bir bugün ve nasıl bir gelecek istiyoruz?
Bu soruyu sormanın, tartışmanın ve cevap aramanın; sektör yayıncısının sorumluluğu, görevi ve hakkı olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türkiye’nin önünde yalnızca bir fırsat değil, aynı zamanda önemli bir yol ayrımı bulunuyor.
M. Vahit Mahmatlı
vahit@mayadergi.com























